İzmir Seferihisar'da bulunan Tahsin Ar tesisleri yeşille mavinin iç içe olduğu, şehir gürültüsü ve trafik karmaşasından uzak, bütün günün yorgunluğunu hızla atabileceğiniz, sizleri sımsıcak bir güneşle sarıp yeşillikler içerisinde masmavi denizin kucağına götüren bir tatil köyüdür.
SIĞACIK İzmir'e 50
kilometre uzaklıkta sevimli mi sevimli,cana
yakın eski bir balıkçı köyü.Yörenin
cana yakını neyin nesi demeyin.Seferihisar'ın
iskelesi olan Sığacık,sahilde limanı
çevreleyen bir kalenin içine kurulmuş.Kıvrılarak
giden daracık sokaklarda dolaşırken,özgün
mimarisini koruyabilmiş pek çok eve
rastlamak olası.Üstelik insanı da sıcacık.Sığacık'ın
geri planı her türlü meyve ve sebzenin
bolca yetiştiği doğal bir hal görünümünde.Yol
boyunca dizili tezgahlarda,anında toplanmış
salatalık,domates,patlıcan,biber...O
kadar mı?Üzüm, kavun,karpuz her çeşit
meyve.
Seferihisar'in
5 km batisinda Sigacik körfezinde kuruludur.Tarihi
ve dogal güzelliklerinin yani sira
dogal bir liman konumundadir. 12 Ion sehrindan
biri olan Teos'a ev sahipligi yapan Sigacigin
ismi 1521-1522 yillarinda kentin siginak
olarak kullanildigi zamanlardan kalmadir.
Ion uygarligina baskentlik yapan kent, bir
dönem Efes ile yarismistir.
Seferihisar'in batisinda boylu boyunca mandalin
bahçeleriyle çevrilmis olan
Sigacik ile merkez arasinda tek engebe Tasdibi
denilen tepedir. Sigacigin girisinde bizi
masmavi denizi ile birlikte, Kanuni Sultan
Süleyman zamanindan kalma kalesi, birçok
denizciye kucak açmis limani ile
iç içe girmis lüks balik
restaurantlari, huzuru doyasiya yasayacagimiz
ortami ve büyük önder Atatürk'ün
büstünün içinde bulundugu
meydani karsilar.
Sigacik, essiz deniziyle yillarca Ege'nin
en lezzetli baliklarina,en usta balikçilarina
kucak açmis bir tatil yöresidir.Yat
turizmine elverisli 45 kapasiteli yat limaninin
yani sira pek çok deniz sporlarinin
(sörf) yapilabildigi en uygun koylarimizdandir.
Akkum plajlari, mütevazi tesisleri
ile gün boyu faydalanabileceginiz genis
bir koyda ziyaretçilerini agirlar.
Sigacigin masallara konu olmus denizinde
Sualti doga güzelligini seyretmek ve
dalis yapip zipkinla balik avlamak isteyen
meraklilar için bölgedeki diger
koylara yat gezileri düzenlenmektedir.Sigacik
Türkiye'nin en temiz ve en soguk koylarindan
olan mavi bayrakli, mucizevi bir sekilde
poyraz tutmayan ve dipten denize karisan
tatli kaynak sulari sebebiyle diger koylara
oranla daha soguk olan Ekmeksiz plajina
ev sahipligi yapar.Koyun yamaçlarinda
çam ormanlariyla kapli camping ve
piknik alanlari bulunur.
Piril piril bir denize ve günese sahip
olan Sigacik'ta zamandan ve dünyadan
habersiz kalabilmek için çok
fazla seye ihtiyacimiz yoktur,çünkü
bu bakir ve büyülü yer sizi
tüm gerginliklerinizden ve sikintilardan
habersizce uzak tutar.
Kis aylarinda simsicak insanlarinin yasadigi
Sigacik, tatil yöresi olarak yaz sezonunda
pek çok yerli ve yabanci turiste
kapilarini açar.Ne kadar yazarsak
yazalim ,anlatirsak anlatalim cümlelerimiz
bu doga harikasi için yetersiz kalir.
SIGACIK KALESI
Tarihin, doganin ve teknolojinin yipratmakta
aciz kaldigi kalenin geçmisi Selçuklular
dönemine kadar uzanir. Siddetli yer
sarsintilariyla harap olunca önce Aydin
ogullari daha sonra Osmanlilar tarafindan
tamir görmüstür. Ege denizindeki
önemli stratejik konumunun Kaptan-i
Derya Piri Reis tarafindan fark edilmesiyle
Kanuni Sultan Süleyman tarafindan Palak
Mustafa Pasaya Teos harabelerinden getirilen
taslar kullanilarak yaptirilmistir. Simdiki
hali 1521-1522 yillarindan kalmadir. Önceleri
"Sigla" olarak anilan kale savunma
amacindan çok deniz üssü
olarak degerlendirilmistir. Kalenin Kusadasi
, Ayasilik ve Seferihisar adinda üç
ayri kapisi vardir. Deniz üssünde;
Bir dis kale bir de kogus tabir edilen askerlerin
günlük hayatini ve egitimini geçirdigi
iç kale ile bu iç kalenin
denize bakan kisminda iki burç ve
iki kapi bulunmaktadir. Kale duvarlari üzerinde
bazi evlerin ikinci kati yükselirken
duvar aralarinda bazi ev duvarlari ve pencereleri
ile Teos'tan gelen taslar görülmektedir.
Burçlarin kuzeye bakan avlu duvarlarinda
1.20'ye 50cm. ebadinda 3m aralikli mazgallar
bulunmakta ancak su anda bazilari kapatilmis
durumdadir.
Kale içindeki evler bitisik düzende
olup, bazilari tek bazilari iki katlidir.Evlerin
çogunlugu kerpiçtendir, büyük
bölümünün içinde
iç avlu bulunmaktadir, iki katli
evlerde cumbalar ve tahta panjurlar bulunmaktadir.
Evlerin içindeki merdivenler ve kapilar
tamamen ahsaptir. Kalenin kuzey tarafinda
Barbaros Halil Pasa kemerinin üst bölümü
yikilmis durumdadir.
TEOS
Tanrı anlamına gelen
adıyla,bölgedeki en eski yerleşim yeridir.12
İyon kentinden birisi olan Teos'u ilk
kez M.Ö.1080'lerde Atamas'ın kurduğu
biliniyor.
Ege havzası medeniyetimizin
başlangıcı M.Ö.4000-3000 yıllarına iner.Bu
süre içinde havzada GİRİT-MORA-İYONYA ve
ADALAR Medeniyetleri görülür.Giritlilerin
medeniyetine, Mora'ya yerleşen Akalar son
vermiştir. Akaların Mora medeniyetini de
Yunanistana kuzeyden giren Dor'lar yıkmışlardır.
Küçük Asya Tarihi adlı eserin yazarı Sari
Teksiye Teosu M.Ö. 2000 yıllarında Akalardan
kaçan Giritliler tarafından kurulmuş olan
Karya'lıların bir şehri olarak gösterir.M.Ö.
1190 yıllarında Darların önünden kaçan Akalar
ve bazı Yunan kavimleri Batı Anadolu sahillerine
göçmeye başladılar .İlk kafile Atamas'ın
başkanlığında Teos'a çıktı ve çok iyi karşılandı.
Bu iyi kabul duyulunca Apeküs komutasında
ikinci büyük kafile geldi.Yerlileri azınlıkta
kalan Teos böylece bir karya şehri olmaktan
çıktı ve İYON şehri oldu.
BÜYÜK DÜNYA TARİHİ adlı eserin yazın Jak
Pirenni'ye göre Teos en parlak devrini M.Ö.900
yıllarında Asurluların tesis ettiği barış
döneminde yaşadı. Bu dönemde Teos, Millet,
Piriyene, Efes, Sisam, Kolofon, Kalaomen,
Eritre, birleşerek bir İyon fedarasyonu
kurdular. Bu federasyon maden işlemede,
Deniz ve kara ticaretinde ve bankacılıkta
dünyaca ün aldı.
Heredot Tarihine göre M.Ö.546 da Persler,
Lidya'yı yıkınca lyonya, Persler'e karşı
savunma durumunda kaldı, iyon ittifakına
Teos. 17 gemi ve asker vererek katıldı.
(O vakit bu birliği Paçalıların 3 gemi verebildiği
düşünülürse, Teos'un gücü daha iyi anlaşılır.)
ŞİRİNCE
TARİHTE ŞİRİNCE
Şirince Köyü’nün eski kaynaklarda “Dağdaki Efes” adıyla anılması bu köyün köklü bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Yerleşimin tarih sahnesine çıkışını belirleyecek kesin bir ipucu olmasa da Efes kentinin dağılıp limanın Kuşadası’na (Scala Nova)
taşınmasıyla küçük bir grubun dağa çıkmış olması görüşü hakimdir. Bu insanlar Menderes nehrinin getirdiği alüvyon ve taşkınlar nedeniyle bölgede zorlaşan yaşam koşulları neticesinde ovayı terk ederek dağda yerleşmeyi tercih etmiş olmalıdırlar.
Köyün geçmişteki Çirkince ismine değin anlatılan o ki, dağdaki köyün varlığını gizlemek için Ayasuluk’ta ve başka yerlerde Çirkince denip durur. Bu adlandırmaya dair anlatılanların en belli başlısı, Aydınoğulları döneminde azat edilen bir grup Rum’un kendilerine gösterilen yere yerleştikten sonra civar köydekilerin “yerleştiğiniz yer güzel mi?” sorusuna verdiği yanıttır: “Çirkince”.
Şirince’de bilinen en eski yapı, Helenistik dönemden. Büyük bir olasılıkla Efes kentinin kurulduğu Lysimakhos çağına ait olan bu yapı aslında bir kule. Stratejik konumdaki Klaseas Vadisi içinde Efes kentinin erken uyarı sisteminin bir parçası olarak düşünülmesi gerekiyor. Yapı, Bizans döneminde değişikliğe uğramış. Bugün yörede manastır olarak biliniyor.
Köydeki bir şeftali bahçesinde bulunan ve üzerinde Georgios (Yorgo) adına rastlanan pişmiş topraktan ekmek damgası yörede Bizans Çağı’nda toplum yaşamının varlığına işaret etmektedir.
Birtakım kayıtlar, Türkler’in yöreye gelmeleri ve Ayasuluk’u (Selçuk Kalesi çevresi) merkez edinmeleri sırasında, bugünkü yerleşimin yerinde Kırkınca (Kyrkindje, Kirkindsche, Kirkidje, Kırkıca) isimli bir köyün 16. yüzyılda varlığını gösteriyor.
Kırkıca’ya ilişkin en eski gezi günlüğüne, 1698-1702 arasında İzmir’de yaşayan bilgin papaz Edmund D. Chishull’un “Türkiye Gezisi ve İngiltere’ye Dönüş” adlı kitabındaki hatıralar arasında rastlıyoruz. Chishull, 1699 yılının 30 Nisan günü Tire’den ayrılarak Efes ören yerine ulaşır. Kitaptan anlaşıldığı kadarıyla Efes çevresinde konaklanacak yer Kirkidje Köyü’dür. Chishull ve rehberi Ayasuluk tepesinin doğusundan Klaseas Vadisi’ni izleyerek akşam saat sekiz sularında köye ulaşırlar. Gerisini Chishull’dan dinleyelim:“... Onun rehberliğinde atlarımızla Efes hisarının altından birbuçuk saat süren yorucu ve uzun ama zevkli bir yoldan ve çağlayanlı bir derenin bulunduğu iki tepe arasında gittik. Her iki yanımızda sarkan mersin, zakkum, katırtırnağı, erguvan, leylâk ve diğer haz verici ağaçların koyu gölgeleriyle ağırlandık...” Geceyi katırcıların kurdukları çadırlarda geçirdikten sonra ertesi gün, 1 Mayıs günü köyü dolaşırlar. Chishull’un aktardığına göre köyün tüm halkı hristiyandır.“...Köyün papazı bize, güya İncil yazarlarının el yazılarını göstermek istedi. “Havvarilerin Yaptıkları” kitabında açıklanan yedi papaz yardımcısından biri olan Prochorus tarafından yazıldığını iddia ettiği bir İncil gösterdi. İncelememiz sonucunda harflerin eski, belki 6. veya 7. yüzyıldan kalma olduğunu gördük. Kitap, ya İncil’in kopyası ya da bir dua kitabıydı....” Chishull ve beraberindekiler aynı gün öğleden önce Kırkınca’yı terk ederek Efes’e inerler.
Bir dönem eşkıya yatağı olan Çirkince ve civarı 1780’li yıllarda Osmanlılar tarafından iskân edilir ve Ege Bölgesi’nin pek çok yerinde olduğu gibi. Çirkince’ye de, toprağı işleyip vergi verirler düşüncesiyle Rumlar yerleştirilir. Hızla kalkınan köy, 19. yüzyılda yaklaşık 5000 rum nüfus barındıran 1800 haneden oluşmaktadır. Çirkince, bu dönemde incirleriyle meşhur önemli bir merkez haline gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük iki incir ihracatçısı Çirkinceli’dir.
“Köylünün kemerini altınla dolduran incir! Sadece Aydın ilinde değil, bütün Doğu’da, Avrupa ve Amerika’da bile ün salmıştı incirlerimiz. Derisi var mı, yok mu anlayamazdınız, öylesine inceydi; Anadolu’nun o canım güneşiyle ballanmışlardı.” Benden Selâm Söyle Anadolu’ya isimli romanın, Çirkince’de yaşamış Yunanlı yazarı Dido Sotiriyu’nun ballandırarak anlattığı incirden başka Osmanlılar’ın önemli ihraç maddelerinden biri olan tütün de Çirkince’nin pek tanınan ürünlerindenmiş bir zamanlar. Köyün bugün restoran olarak kulanılan Rum dönemi okulunun, tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte incir tüccarları tarafından yaptırıldığı söylenmektedir.
1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı, Anadolu’da tüm şiddetiyle kendini gösterir. Osmanlı hükümeti Kırkıca Köyü’nün rum gençlerini Amele Taburu denilen özel çalışma birliklerine kaydeder. Ancak taburdan kaçanlar dağlarda çetelik yaparak ya da Yunanistan’a sığınarak direnişte bulunurlar. 1918 yılında savaşın bitmesiyle Kırkıcalılar’dan sağ kalanlar köylerine dönerler. Bu yılları Dido Sotiriyu şöyle dile getiriyor:“Almanlar mühimmat depolarını olduğu gibi eski Efes’te bırakmışlardı. Mondoros Mütarekesi’nin emrettiği gibi, bu depoları müttefiklere teslim etmekle görevli Türk jandarmaları ise kaçmıştı. Ve Kırkıca Köyü’nün sakinleri, karanlık bastırdığı andan itibaren eski Efes’in yollarını arşınlayarak depolardaki bütün silâh ve patlayıcı maddeleri köye taşıdılar. Ve ancak o vakit hür hissettiler kendilerini. Kamburu çıkmış sırtlar birden düzeldi...” 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan Ordusu Kırkıca’da büyük bir coşkuyla karşılanır. Kendini Yunanlı kabul ederek Yunan Ordusu’na gönüllü asker olarak yazılan Kırkıcalı, Urlalı, Bornovalı, Kuşadalı rum gençlerin başına Yunanlı subaylar verilerek bağımsız alaylar oluşturulur. 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması, Müttefikler’le bir olup Batı Anadolu’yu paylaşmak hülyasındaki bu gençleri daha da cesaretlendirir. Ancak Türk Kurtuluş Savaşı’nı noktalayan 30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz Zaferi ve bunun ardından 9 Eylül 1922’de İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması sonrasında bu yörede yaşayan rum köylülerin çoğu Yunanistan’a göç ederler. Bu göçlerden Kırkıca da nasibini alır, birkaç yaşlısı dışında ıssız bir köy hüviyetine bürünür. 1924’teki Göçmen Mübadelesi Anlaşması’yla Selânik, Kavala ve Provusta’dan gelen Türkler’in buraya yerleştirilmeleriyle köy yeniden canlanmaya başlar. Cumhuriyet’in ilk yılarında köyü ziyaret eden, dönemin İzmir Valisi Kâzım Dirik Paşa Çirkince’nin adını Şirince yapar. Dirik Paşa’nın “Böyle güzel bir yer Çirkince olamaz; olsa olsa Şirince olur.” dediği bugün halâ dilden dile aktarılmaktadır.
Selçuk, İzmir’in güneyinde, İzmir-Aydın karayolu üzerinde yer alan İzmir'e bağlı bir ilçe ve bu ilçenin merkezidir. Kuzeybatısında Torbalı, kuzeyinde Tire, doğusunda Germencik ve güneyinde Kuşadası ile çevrilidir. İzmir'e 74 km. mesafededir.
İlçenin yüzölçümü 295 km²’dir. 1 beldesi (Belevi) ve 8 köyü bulunmaktadır. 2000 Yılı Genel Nüfus Sayımı’na göre toplam nüfusu 33.594’tür. Bu nüfusun 25.414’ü merkezde, 8.180’i belde ve köylerde yaşamaktadır.
Selçuk’ta; 14 ilköğretim okulu, 3 orta öğretim Kurumu bulunmakta; 5626 öğrencinin eğitim gördüğü bu okullarda 301 öğretmen görev yapmaktadır. İlçede, sağlık hizmetleri 1 Devlet Hastanesi, 4 Sağlık Ocağı, 3 Sağlık Evi tarafından verilmektedir. İlçenin ekonomisi ağırlıklı olarak turizme dayalıdır. Bunun yanında tarım ve hayvancılıkta önemli bir gelir kaynağıdır.
Selçuk, Antik Çağ'ın en önemli yerleşim yerlerinden biri olmuştur. Selçuk’ta bulunan tarihi yapıların büyük bir bölümü ayaktadır. Efes ören yeri, Türk ve dünya turizmi açısından çok önemli bir merkezdir. Efes Arkeoloji Müzesi ülkemizin en çok ziyaret edilen müzelerinin başında gelir. Selçuklu sanatının en önemli eserlerinden biri olan İsa Bey Camii Selçuk’tadır. Cami, hem avlulu Türk camii tipinin, hem de Anadolu sütunlu camilerinin bilinen en eski örneğidir. Selçuk’ta ayrıca, Şirince köyü, kırsal turizmin güzel bir örneğidir. Pamucak Plajı, kıyı turizminin çok daha gelişeceği bir alan olarak ortaya çıkmaktadır.
Selçuk dünyanın en büyük açık hava müzelerinden biri olarak kabul edilebilir. İlk çağın en ünlü şehirlerinden biri olan Efes, Küçük Menderes Nehri'nin sularını boşalttığı körfezin yakınında kurulmuştur. Tarıma elverişli toprakları, Doğu’ya açılan büyük bir ticaret yolunun başında oluşu, gerek Antik Çağ'da, gerekse de Hıristiyanlık döneminde çok önemli bir dini merkez oluşu, tarihe büyük bir kent olarak geçmesini sağlamıştır. İlim ve sanat dünyasında da adını duyurmuş, ünlü kişiler yetiştirmiştir. Bunlar arasında, rüya tabircisi Artemidorus, şair Kallinos ve Hipponaks, filozof Herakleitos, ressam Parrhasius, gramer bilgini Zenodotos sayılabilir.
Efes’in tarihi M.Ö. 6. binyıl a kadar uzanmaktadır. Bu sonuca son yıllarda Arvalya ve Çukuriçi höyüklerinde ele geçen bulgularla varılmıştır. Ayasuluk Tepesi’nde yapılan kazılar da burada Erken Tunç Çağı’ndan Hellenistik Çağ’a kadar kesintisiz yerleşmenin var olduğunu göstermiştir. Bu da eski Efes’in Ayasuluk Tepesi’nde olduğunu, buranın Anadolu kavimleri ve Hititler tarafından iskan edildiğini ispatlamaktadır. Ayrıca Hitit yazılı metinlerinde Apasas olarak geçen kentin bu kent olduğu da kesinleşmiştir.
Strabon ve Pausanias gibi yazarlar, tarihçi Herodot, Efesli şair Kallinos gibi antik kaynaklar Efes’in Amazonlar tarafından kurulduğuna ve yerli halkın Karyalılar ve Lelegler’den oluştuğuna işaret etmektedirler.
M.Ö. 1050'de Androklos, diğer eski Yunan kolonistleri gibi Anadolu’ya gelmiş, Efes ve civarını almıştır. Efes, M.Ö. 7. yüzyıl da Kimmerler’in istilasına uğrar ve Artemis Tapınağı yerlebir edilir. M.Ö. 560’da kent Lidyalılarca Artemision çevresine taşınır. M.Ö. 386'da akdedilen Kral Barışı’nın sonunda Efes, Büyük İskender’in gelişine dek sürecek olan Pers egemenliği altına girer.
Bugün gezilen Efes, büyük ölçüde, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından M.Ö. 300’lerde kurulmuştur. Efes, Bizans Çağı’nda tekrar yer değiştirmiş ve ilk kurulduğu Ayasuluk Tepesi’ne gelmiştir.
1304 yılında Aydınoğulları Beyliği'nin eline geçmiş ve 1426 yılında Osmanlı Devleti topraklarına katılmıştır. 1914’de Ayasuluk adı Selçuk olarak değiştirilmiş ve Kurtuluş Savaşı sonrasında bir süre Akıncılar adıyla İzmir'in Kuşadası ilçesine bağlı bucak olan Selçuk; 1954 yılında Kuşadası'nın Aydın'a bağlanması üzerine Torbalı'nın bucağı olmuş, 1957’de İzmir’in bir ilçesi durumuna getirilmiştir. Selçuk, Çöp Şiş'in anavatanıdır. İlk çöpşiş 1900 lü yıllarda İzmir-Selçuk-Aydın hattında çalışan karatrenlerde satılmaya başlandığı anlatılır. Bilinen en eski çöpşiş ustası 1930-1940'lı yıllardan İzzet Usta'dır.